Please enable JavaScript
Email Marketing by Benchmark
Üç kaza. – Muga Mag
was successfully added to your cart.

Sepet

2009 sonbaharı. 
Paris’te çiçekçide çalışmaya başlayalı neredeyse iki sene olmuş. Hayatı, ev düzenini, eşi dostu arkadaşı, hatta fransızcayı bile iyi kötü rayına oturtmuşum, haldır huldur çalışıyorum. Dükkan evime yürüyerek on beş dakika var yok; canım isterse yürüyerek, üşenirsem bisikletle gidip geliyorum. Güzel sokaklar, şık insanlar, dışarıdan bakınca pek eğlenceli, hatta romantik bir iş; oh ne güzel Paris.

Dışı seni yakar içi beni diye de bir söz vardır ama, belki bilirsiniz.

Günlerden bir gün.
Dükkanın tam karşısında bir bistro var, çiçeklerini biz yapıyoruz. Uzun bir vazo, içinde daha da uzun kuru dallar ve çiçeklerle hazırlanmış; Ege hadi sen teslim ediver deniyor. En sevdiğim şey teslimata çıkmak zaten, sokaklarda üstümde pis önlükle, elimde kocaman vazolarla gezinmekten nedense çok zevk alıyorum. Belki de daha da oralı hissetmek hoşuma gidiyor, kim bilir. Vazo taşımak da öğrenilmiş derslerimden biri; sol kolumun altına alıp sol kalça kemiğimin üzerine oturtuyorum vazoyu. Biraz ışıklar, biraz kaldırımlar geçtikten sonra bistrodayım. Bardaki çocuğa selam veriyor, pek de ortalıkta görünmemeye çalışıp uzun vazoyu barın köşesine koyup bir hafta önce bıraktığımız eski vazoyu alıyorum. Yine çok uzun, yine kuru dallı bir şeyler. Tam çıkacakken çocuk excusez-moi madame diyor, aşağıdaki tuvalette de küçük bir vazonuz vardı, onu da alır mısınız?
Elimde vazoyla dar merdivenden inip tuvaleti buluyorum. Küçük vazo lavabonun kenarında duruyor. Tam ona uzanacakken aniden bir şeyler oluveriyor. Tam ne olduğunu anlamadığım bir şeyler. Tuhaf bir sesler, vazodaki dalların bir yerlere takılma hissi, önce alnımda sonra burnumda korkunç bir acı, kulağımda çınlama, hayal meyal de bir düşüş.
Sonrası yok.
Gözümü açtığımda restoranın mutfağı ile tuvaleti arasındaki daracık yerde sırt üstü yatıyorum. Beynimin içinde bir yerler zonkluyor, bir de nefes alamıyorum sanki. Etrafımda madame madame! diye bağırışan birileri. İlk düşündüğüm şey,vazo kırıldı mı? Vazo hayır ama burnum evet. Mutfak çalışanları beni yerden kaldırıyorlar, beynimin içinde son hızla bir atlıkarınca dönüyor. Dükkana gideyim diyorum, orada dinlenirim. Genç barmen yüzüme hayatımda görmediğim bir endişeyle bakıyor; siz isterseniz önce bir eczaneye gidin. 
O an vazodan önce düşünmem gereken şeyi düşünüyorum, bana ne oldu?

Ben şimdi söyleyeyim ne oldu; elindeki vazodaki uzun dallar tavandaki kalın camlı lambayı yerinden oynattı, o cam da geldi senin burnuna düştü. Acıdan bayıldın, mutfaktaki çalışanlar da sesi duyup geldiler. Burnunun üzerinde ufak bir kırık var ama yapacak bir şey yok. Bekleyeceksin, geçecek. Ama çok, çok, çok ağrıyacak. Bir de, şu anda farkında değilsin ama bütün yüzün giderek ve hızla daha kötü morarıyor. Birkaç hafta da böyle gezeceksin ama henüz ondan da haberin yok.
Bir şekilde dükkanın yolunu buluyuorum, resmen savaştan çıkmış gibiyim. Beni gören herkes panikten ölüyor. En iyisi dil altı arnica diyorlar, morarmayı azaltır. Bir de hemen iyi bir ağrı kesici. Morarma falan düşünecek halim yok, benim beynimin içindeki atlıkarınca hiç durmadan dönüyor.

***

3 gün sonra.
Artık yüzümle dalga geçme safhasındayız. Başım ve burnum hala çok ağrıyor ama yapacak hiçbir şey olmadığını öğrenmişiz, geçmesini bekliyorum sabırla. Dükkanda o halimle gezmemek için sürekli alt kattaki atölyedeyim, çiçek temizliyorum, vazo yıkıyorum, angarya ne kadar iş varsa yapıyorum.
O gün kızlardan biri aşağı sesleniyor bana, burada boş bir vazo var, hemen  gelip alır mısın? Çünkü bilen bilir, içi boşalmış bir vazo bir çiçek dükkanında görünmesi gereken en son şeydir. Gerçekten kocaman, ağzına kadar su dolu bir vazo vitrinde öylece duruyor. Yere çömelip altından tutuyor, kaldırıyorum. O kadar büyük ki muhtemelen uzaktan bakanlar için yürüyen bir vazo gibi görünüyorum. Vazoyu geniş lavaboya götürüyorum; tam kenarına hafifçe koyup eğerek suyunu boşaltacağım ki yine saniyenin onda biri hızla bir şeyler oluveriyor. O koca vazo elimde kelimenin tam anlamıyla infilak ediyor. Sonradan öğreniyorum; tam 17 litre. Dükkana, üzerime, her yere dağılıyor su. Cam vazo tuzla buz. Ben can havliyle hayatımda attığım en büyük çığlığı atıyorum. Bir yerlerim çok acıyor ama nerem anlayamıyorum bile. Sonra sağ elimden akan kanları görüyorum. Baş parmağımın ile avcumun orta yerinden bir cam parçası çekip çıkarıyorum. Önce anlık bir metanet, sonrası tufan. Dükkanın ortasında, bütün müşterilerin önünde ve sırılsıklam bir halde, kolumdan aşağı kanlar akarak hüngür hüngür ağlamaya başlıyorum.
Sonrası yok.
Elime bir tuvalet kağıdı rulosu bastırılıyor, saniyeler içinde kıpkırmızı oluyor o koca rulo. Ambulans geliyor, beni içine yatırıyorlar, diğer elimi hemşire kız tutuyor. Ben hala ağlıyorum. Kız tabi ne bilsin, tamam elin kesildi anlamadım ama yüzün nasıl böyle morardı? diye soruyor; sorma diyorum, hiç sorma. O başka hikaye. 
Hastanenin acilindeyim. Üzerimdeki kazak da, pantolon da sırılsıklam. Sıramı bekliyorum. Tir tir de titriyorum ama yapacak bir şey yok. Arada bir hemşire gelip yalandan bir pansuman yapıp, gidiyor. Hayatımda kendimi en yalnız hissettiğim anlardan biri o an, hiç unutamıyorum. Saatler sonra içeri alıyorlar beni, bir yatağa yatırıyorlar. Birkaç gün önce barmen çocuğun yüzünde gördüğüm endişeyi bu kez doktorun gözlerinde görüyorum. Biri gidiyor, biri geliyor. Dediklerinin yarısını anlamıyorum. O sırada yakın bir arkadaşım gelmiş, sol elimden de o tutuyor. Ben hala ağlıyorum, neden bilmiyorum. Siniriniz kopmuşdiyor doktor sonunda; sinir ameliyatı olmanız gerekebilir. Ama sizin kararınız, sadece dikip kendi kendine iyileşmesini de bekleyebiliriz. 
Sinir ameliyatı. Adından bile korkuyorum. Hayır diyorum, sadece dikin. Kendi iyileşir. Ne biliyorsam, neyime güveniyorsam?
Fakat içim içimi yiyor bir yandan da; nasıl olacak diyorum, ben çiçekçiyim, sağ elim olmadan ben ne yaparım?
9 koca dikiş atılıyor o küçücük yere. Savaş gazisi gibi, sargılı elim, morarmış yüzüm ve hala ıslak kıyafetlerimle çıkıyorum hastaneden. Dükkanı arıyorum, ne zaman istersen o zaman gel diyorlar. Yok diyorum, birkaç güne gelirim ben, dayanamam, sıkılırım.
Güvenimi haklı çıkarıyor, zamanla kendi kendine iyileşiyor elim. Fakat baş parmağımla küçük parmağıma dokunabilmek tam dört ayımı alıyor.

***

Ertesi hafta.
Yüzümün morartısına artık herkes alışmış, sargılı elimi ise suya sokmamam gerektiği için dükkanda bütün gün ya yer süpürüyorum ya kasada oturup telefonlara bakıyorum. Bir nevi çile dolduruyorum.
O sabah yine aynı malum işleri yapmak üzere dükkana doğru yürüyorum. Ara sokaklardan geçip Saint Germain’e çıkıyorum. Sonra – ve evet, yine – ne olduğunu anlamadığım bir şey oluyor. Yürüyemiyorum.Kelimenin tam anlamıyla böyle. Sağ adımım önde, sol ayağım arkadan gelmiyor. Koskoca bacak yerinden kalkmıyor. Ayaklarım öylece makas gibi açık sokağın ortasında duruyorum; imkanı yok kımıldayamıyorum. Allahım diyorum ne oluyor, felç mi oldum ben? Çünkü artık bir o eksik. Yok, bacakta harekete dair hiçbir emare yok. Yoldan geçen bir taksiye el yapıyorum, dünyanın en taksi bulunmaz şehri Paris’te nasıl oluyorsa adam çat diye önümde duruyor. Monsieur diyorum, yardım eder misiniz, yürüyemiyorum.Adamın omzuna kolumu atıyorum, beni arka koltuğa oturtuyor. En yakın hastaneye gidiyorum diyor, gidin diyorum, artık bu saatten sonra nereye isterseniz gidin. Burnumun kırığı, yüzümün moru, elimin sargısı, içimin sıkıntısı bir de tutmayan bacakla hastaneden içeri giriyorum. Beni tekerlekli sandalyeye oturtup bir doktorun odasına sokuveriyorlar. Neyse diyorum içimden, bu sefer en azından beklemedim.
Doktor kadın beni yatırıyor bir yatağa, türlü türlü hareketler yaptırıyor ayağıma, bacağıma. Omurgama, dizime, belime, boynuma bakıyor. Sonra da çat diye soruyor; sen çok mu ayakta çalışıyorsun? Evet diyorum, çiçekçiyim. Tahmin ettimdiyor, siyatik başlamış ayakta çalışmaktan. Yapacak bir şey yok. Oturarak çalış desem oturamazsın. Bununla yaşayacaksın. Bir de, yüzüne ne oldu?

Allem edip kallem edip beni yürütüyor kadın orada. En azından yürüyebiliyorum diyorum,  en azından bacaklarım tutuyor. Tekerlekli sandalyeyele girdiğim yerden yürüyerek çıkıyorum. Dükkana gittiğimde başıma gelenleri anlattığımda artık herkes gülüyor halime.

Nasıl oluyorsa ben de gülüyorum.
Fakat her şey iyi hoş da,  gülünce burnum hala çok acıyor.

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments