Bir dağ köyü hayali.

Mektupları yeni yazmaya başladığım dönem, ki bu da iki buçuk sene öncesine denk geliyor, ilk yazdığım yazılardan biri neredeyse hiç hayalim olmadığı ana fikrine sahipti. Bir gün hiç hesapta yokken kendimi yoklamaya karar vermiş ve hakikaten hayata, kendime, geleceğe ya da herhangi bir şeye dair elle tutulur ya da aksine ele avuca sığmayan, ayakları yere basmayan bir hayalim olmadığını fark etmiştim. Yaşıyordum, yaşadığımdan ekseriyetle memnundum, gelecek olan ne varsa da gelsin diye bekliyordum. Bir hayal uğruna yaşadıklarıma müdahale etmek de, keşkelerle söylenmek de yoktu aklımın içinde. Gerçekten biraz şaşkınlıkla, biraz üzüntüyle, biraz da belki benim gibi başka birileri daha vardır ümidiyle yazmıştım o yazıyı. Paylaştıktan sonra ise öyle cevaplar gelmişti ki, (belki bu mektubu okuyanlar arasında o cevap yazanlardan birileri de vardır) aslında bana çok da uzak olmayan birilerinin de benimle bu kadar benzer hisler taşıyor olmalarına iç rahatlığıyla sevinmiştim. Belli ki yalnız değildim. Hayalsizlik iyi miydi, gerçekçilik ya da zavallılık mıydı, sadece yaratıcılıktan uzaklık denebilir miydi, yoksa bizim gibilerin hayata bağlılığı sallantıda mıydı? Belki bazen hepsi, belki bazen hiçbiri. Bunun cevabı da aslında hala hepimizdeki farklı tezahürlerinde saklı.

Fakat hakkını da yemeyelim, geçtiğimiz bir buçuk sene yaşımız kaç olursa olsun hepimiz için bu konuda iyi bir uzaktan eğitim dönemi oldu ister istemez. Evde oturarak, mecburen kendimize ve hayatımıza çok daha yakından bakarak, belki de ilk kez bu kadar sorguladık içinde yaşadığımız hayatları. Özlediklerimiz, aklımıza bile gelmeyenler, ilk yapacaklarımız, bir daha hiç yapmayacaklarımız, aslında bizim gibi bu konuda beceriksiz olanlar için bile alıştırma yapmaya, çetin bir yolla bile olsa gelecek günlere dair ilmek ilmek ilmek heyecanlar, düşler, planlar örmemize sebep oldu.

Buralara nereden geldim derseniz, şu aşağıdaki fotoğraf geçenlerde İnstagram’da karşıma çıktı (burada belki hızlıca birkaç saniyeliğine aşağı kaydırmak istersiniz). Otel odası, odaya istenmiş bir kahvaltı, gümüş tepsiyle gelmiş olmasına rağmen kahvaltının sadece basit bir kruvasan ve kahvaltıdan oluşması, bembeyaz çarşaflar ve otel Paris’te olduğu için yandaki açık pencereden içeri eseceğini düşündüğüm serin sabah havası. Bazen herhangi bir yerde gördüğü birkaç ufak detay insanı alıp yepyeni senaryoların içine oturtmaya yeter ya, bana da durup dururken öyle oldu. Önce soğuk, ama gerçekten soğuk bir Avrupa kentinde sabahın erken saatlerinde temiz bir caddede yürürken buldum kendimi. Arkamda çok büyük bir yük bırakmışım, buralara biraz kaçarak, biraz rahatlayarak gelmişim, bu saatten sonra her şey rahat hissiyle yürüyorum sokakta. Acelem yok, planım yok, saatin kaç olduğuyla işim yok. Fakat sonra bu his tam oturmadı içimde, biraz daha farklı bir yer çizdim aklımda kısacık birkaç saniyede. Büyük bir şehirde değil de, nereye baksak fonda hep ulu ve karlı dağların göründüğü bir kayak merkezinin, küçük kendi halindeki kasabasındayım gibi bir his çöreklendi içime. Sadece birkaç caddeden oluşsun, tüm yollar birbirine çıksın, dün akşam restoranda gördüğüm garson kız birkaç dakika sonra yavaş adımlarla şu ilerideki sokaktan köşeyi dönsün. Biz kasabada gezinenler kayak yapmak için ya biraz tembel, ya biraz yorgun, ya da çoktan hevesimizi almış olalım, aklımız dağların tepesinde kalmasın. Bize o ulu dağların tepesinden temiz, tertemiz, sanki dünyadaki en temiz havası ulaşsın, biz sadece bununla bile orada olmaktan mutlu olalım. Sadece soluduğumuz hava yetsin bize. Hiçbir mecburiyetimiz olmasın, belimizden hiçbir ip, aklımızdan hiçbir fikir, uzaklardan hiçbir ses bizi bir yerlere çekmeye çalışmasın. Sanki hayat yıllardır bugüne, buraya varmak için çırpınmış da, sonunda sakinlemiş bir su gibi sakince aksın içimizde, bir de yürürken yanından geçtiğimiz küçük nehirlerde. Biz de içten içe bilelim bunu, o nihayet hissi tüm hislerden ağır bassın. Başımızdaki bereler alnımızı kaşındırsın ara ara, yerdeki taze karlar her adımımızda ayağımızın altında gıcırdasın.
Amaçsızca yürürken sokaklarda, biraz ileride bir yerlerden yükselen tatlı koku aklımızı çelsin, hiç hesapta yokken kendimizi köşedeki küçük Cafe’nin önündeki masalardan birine sıkışa sıkışa otururken bulalım. Daha yeni kahvaltı etmiştik bu nereden çıktı şimdi! diye söylensin birimiz, oksijenden açılıyor iştahımız, boşver diye karşılık versin diğerimiz. Bambaşka fikirlerle göz gezdirdiğimiz basit menüden hepimiz aynı fikirle ayrılalım, çok geçmeden birkaç fincan sıcak çikolatanın yükselen dumanı tüm söylenmelerimizi unuttursun bize. Çikolatanın sıcağı, çikolatanın lezzeti, çikolatanın mutluluğu genleşerek büyüyen fazlasıyla şekerli bir balon gibi sarsın masayı. Çevremize en çok yayılan ilk şey fincanlardan yükselen tatlı kokuysa, ikincisi de kahkahalarımız ve neşemiz olsun.
O an tek ihtiyacımız orada olmak, o masada oturmak ve o havayı solumakmış kadar rahat olsun içimiz.
Her şey orada olduğu haliyle tam, eksiksiz, kusursuz olsun.
*
Hayal kurmakta iyi olmayabilirim, olmayabiliriz. Ama kendimize de haksızlık etmeyelim. Köşeleri biraz yoklayınca, kendimize birkaç dürüst soru sorunca, belki bir yerlerde taze bir havayı içimize çekince bazı hisler ortaya çıkmak için fazla da bekleyemiyor aslında. Yıllara, saatlere, detaylı hikayelere, bitmeyen sonlara gerek yok, belli ki bizim gibilere küçük, anlık, kısacık hayaller bile yetiyor. Size bu mektubu yazarken arada düşündüğüm zamanlar mesela, aklımın içinde dört arkadaş ikinci sıcak çikolatayı ısmarlayıp ısmarlamamayı konuşuyor.

Bu da o zaman bu haftaya bir işaret olsun. Vaktiniz olduğunda kendinize bir hayal yazın bir yerlere. İçten gelsin, nihayet sesini duyursun, ucundan da olsa kendini göstersin yeter. Ama sadece düşünmeyin, yazın. Söz gibi uçmasın, bin yıllık bir yazı gibi kalsın.Varmış gibi, olmuş gibi, o temiz havalar içe çekilmiş, en güzel masada yer bulunmuş, dünyanın en güzel sıcak çikolatası zaten çoktan içilmiş gibi. Hepsi olmuş, zaten olmaktan başka bir seçeneği hiç yokmuş gibi, kendinize güvenle yazın. Yazmak hep iyidir, iyi gelir; gerçeği hayale, hayali gerçeğe biraz daha benzetir.
Hatta bana da yazarsanız seve seve okur, bir de ben sizin yerinize hayal edip gerçekleştirme olasılığını belki ikiye bile katlayabilirim, kim bilir!

 

görsel: IG @lapigalleparis

2 Comments

  • Tuğba Orhan Adıgüzel

    Merhaba Ege Hanım,
    Ben insan kaynakları uzmanıyım. Oryantasyon programı hazırlamıştım ve ilk tanışmayı çalışanlara bir kaç soruya cevap vererek kendilerini tanıtırlarsa o ilk heyecana yardımcı olurum diye sorular hazırladım. En son soru ” bir hayalinizi anlatır mısınız?” gibi bir soruydu. 25 kişilik sınıftan belki 5 kişi hayalim var dedi. Hepsi sahip olmak istediği evi arabayı söyledi. İki kişi 5 sene sonra 10 sene sonra diyerek hayalini anlatmıştı. Birini hiç unutmam. “Benim hayalim yokmuş, siz sorunca anladım. Olmayacak şeyi neden düşüneyim ki zaten” demişti. Çok düşünmüştüm. Olmayacak şeye mi hayal diyorduk. Hayal illaki olmalı mıydı? Ben de düşündüm yeniden istek mi sıralıyorum yoksa hayal mi kuruyorum? Bana da öğretilen hiç gelmeyecek hiç olmayacak şeyi düşünmeye hayal deniyordu. Hala düşününce hayali mantıklı koşullarıma uygun hale getirmeye çalıştığımı farkediyorum zihnimde. Mesela 50 yaşımı İtalya da kutlamak istiyorum barista olup cafelerde çalışmak İtalya dan başlayarak tüm Avrupayı gezmek. Bunu içimde biri söyledi ama diğeri kızım aldığın para ortada, ne baristası ne gezmesi deyip duruyor. Olmayacak duaya amin deme, öğretilmiş. Hayal kurmak elimizden çocukken alınan en janjanlı oyuncak, hayat boyu yanımızda taşıyabilecekken hem de.
    ( Yaş 47😊 Pasaport tamam, dil uygulaması yüklendi İtalyanca dili için.. Olmasa da olur demeyeceğim oldurmak için uğraşacağım.. Sevgilerimle 🤗)

    • Ege Soley

      “İstek mi sıralıyorum yoksa hayal mi kuruyorum?” ne kadar güzel bir soruymuş 🙂 Hiç belli olmaz, belki doğumgünü kutlamalarınız sırasında biz de çalıştığınız cafe’ye gelir birlikte bir kahve içeriz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir