Sarı ışık.

Doksanların son seneleri. Bir, bilemedin iki sene sonra ikibinli yıllar başlayacak. Daha şimdiden gelecek olan yılların müthiş değişimlere gebe olduğundan bahsedenler var. Bizler ise henüz ortaokul çocukları, bilemedin liseye yeni başlamış gençleriz. Hatta yakın bir arkadaşımın tabiriyle, altından geçeceğimiz kendi gökkuşağımızı henüz bulamadığımız, ne, kim ya da nasıl insanlar olacağımızı tane tane gördüğümüz, adım adım anladığımız ya da yavaş yavaş oluşturmaya çabaladığımız zamanlar.
Benim şahsi gündemim ise gayet basit. Olduğu kadar, olabileceği kadar kendi halinde. Okuldan arta kalan tüm boş zamanlarda basketbol oynuyor, izliyor ve okuyorum. Nasıl başladığını hatırlayamadığım bir şekilde kendimi önce Darüşşafaka’da basketbol oynarken, oynamadığım zamanlarda ise yetişebildiğim her Efes Pilsen maçına giderken buluyorum. Bir de sürekli elimde gezdirdiğim kalın, lacivert bir defterim var. Ona da her hafta izlediğim maçları, farklı oyuncuların kendimce yorumladığımı performanslarını ve elbette bugün bile arkadaşlarımın arasında alay konusu olduğum Murat Evliyaoğlu’na olan derin aşkımı yazıp duruyorum.
Salı günlerinin heyecanı ise başka. Her günü aynı geçen bir ortaokul çocuğu için ise çok başka. Çünkü her salı Fanatik Basket gazetesi çıkıyor. Okuldan eve döndüğüm gibi çantamı kapıda çıkarıp doğruca bakkala koşuyorum; bakkal da alışmış, biliyor o gün geleceğimi. Uzaktan dergi rafını işaret ediyor her seferinde. Önce taze matbaa kokusu içimi bayacak, sonra iç sayfaların mürekkebi mutlaka ellerimi boyayacak ve ben bütün hafta o gazeteyi lime lime olana kadar çantamda gezdirip her bir satırını hatmedeceğim, dergi rafına elimi uzatmadan biliyorum. Bozuk paraları verip bakkala, koşarak eve dönüyorum. Bütün haftanın heyecanı, nihayet ellerimdeki birkaç sayfalık bir gazetede birikiveriyor. Fakat heyecan sadece birkaç Efes Pilsen maçından ibaret değil tabi o zamanlar. Meraklısının bugün bile keyifle andığı, artık efsane olarak anılan meşhur NBA finallerinin yaşandığı yıllar aynı zamanda. Sabah dört buçuğa saat kurup Chicago Bulls – Utah Jazz finallerini izliyorum mutlaka. Ödev için kalk deseler uykumu tabi ki hayatta bölmeyecekken, kendi küçük gezegenimin oksijenini baştan sona o basketbol sahalarının heyecanından sağlıyorum.

Bir yanım haldır huldur top peşinde koşar, gürültülü maçlar kovalarken, bir yanım ise genç bir kız olduğumu bana sürekli hatırlatmaya çalışıyor. Bir yüzüm hareket, diğer yüzüm melankoli. Akşam yemeğimi yedikten sonra çok sallanmadan odama çekilip, bütün ışıkları kapatıp yatağa uzanıyor, radyoda Joy Fm’i açıyorum. Sürekli aynı şarkılar çalıyor o saatlerde nedense, ama pek de sorun olmuyor benim için. O saatlerin sakinliği, karanlığı bana iyi gelen. O yaşlarda herkes melankoliyi benim kadar sever miydi, aslında hala merak ediyorum. Bazen kimseye okutmayacağım küçük küçük yazılar yazıyor, bazen kim bilir kaçıncı kez günlük tutmaya yeltenip, sonra en son on beş gün önce yazdığımı görünce kırılan bir hevesle yeniden vazgeçiyorum.

Son aylarda bir önemli heyecanım daha var hayatta; babamın yeni aldığı sarı kapaklı cep telefonum. Küçük gezegenimin başka dünyalarla iletişimini sağlayan bir nevi uydu gibi her an elimde, cebimde, hiç olmadı masamın üstünde, defterlerimin yanında. Telefonda konuşacağım tek tük kişi zaten bütün gün okulda birlikte olduğum arkadaşlarım olsa da, mesajlaşmak denilen şey bir şekilde hepimizi acayip cezbediyor, hızlıca üzerinden geçmemiz gereken meseleler, birbirimizin fikrini merak ettiğimiz konular türeyiveriyor bir anda. George Michael’ın klibini gördün mü, demin mi Number One Tv’de çıktı diye mesaj atıyor arkadaşım, adı Outside’mış, baksana. Gidip televizyonu açıyor, klibin tekrar yayınlanmasını bekliyorum heyecanla. Bir yandan da sadece 10 mesaj saklayabilen mesaj kutumun dolmadığından emin oluyor, yeni gelecek olanlara yer açıyorum mutlaka. Öten her bir mesaj sesi benim küçük gezegenime çarpıp kaçan heyecanlı bir kuyruklu yıldız oluveriyor.

Gelecek mi? Gelecek bizim oralara hiç uğramayacak uzak bir göktaşı. O günlerde sorsalar ne NBA final maçları bitecek, ne o cep telefonu eskiyecek, ne de Murat Evliyaoğlu yaşlanacak gibi geliyor bana. Genişlemeden, genleşmeden, değişmeden sonsuza dek aynı kalacağını sanan küçük bir gezegenin, elinde sarı telefonuyla, televizyon karşısında oturup sürekli maç izleyen, yalnız küçük prensiyim. Hayat, sadece bundan ibaret.

*

Orhan Pamuk’un pek de ortalarda görünmeyen – ve anladığım kadarıyla baskısı da tükenmiş olan- Turuncu isimli bir kitabı var. Pamuk, kendisine bir koruma tahsis edildikten sonra İstanbul’da rahatlıkla gezmeye başlıyor ve sokak lambalarının sarı ışığının altında Istanbul’un sadece gece hallerinin fotoğraflarını çekiyor Leica’sıyla. Sonrasında da bu fotoğraflar Turuncu kitabında toparlanıyor. Çektiği fotoğraflarla ilgili olarak da, yine bu sarı ışık için İstanbul’un eski halinin ışığıydı gibi bir şey söylüyor Orhan Pamuk.

Şimdilerde beyaza, Led’e, soğuğa dönen ne varsa, bir zamanlar gerçekten sarıydı, sıcaktı. Arkama baktığımda gördüğüm benim en sarı, en sıcak zamanlarım da, işte bu zamanlardı. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.